ABD’de Bağımsız Seçmenlerin Artışı ve Siyasi Dinamikler
ABD’de bağımsız seçmenlerin oranı artıyor. Siyasi dinamikler ve partilerin durumu üzerine analizler.
Gallup’un son verilerine göre, ABD’de kendisini iki büyük siyasi parti dışında konumlandıran bağımsız seçmenlerin oranında kayda değer bir artış gözlemleniyor. 1988 ile 2025 yılları arasında bağımsızların oranı %32’den %45’e yükseldi. Amerikan seçim tarihine bakıldığında, partiler arasında pozisyon değişiklikleri ya da üçüncü bir partinin, yani başkan çıkarabilecek ya da kongreyi etkileyebilecek kadar güçlü bir oluşumun doğması yalnızca birkaç kez mümkün olmuştur. Bunlar arasında, 20. yüzyılın başlarında İngiltere’de İşçi Partisi’nin kurulması ve Vietnam Savaşı sırasında oluşan büyük hoşnutsuzluğun savaş karşıtı bir partiye dönüşme olasılığı sayılabilir. Şu an için tek bir odak veya üçüncü bir partinin varlığı gerçekçi görünmüyor, bu nedenle ara seçimlerin Demokratlar tarafından kazanılması bekleniyor. Ancak Demokratların temsil yetenekleri sınırlı kalıyor ve Trump’ın görev onayındaki düşüşten yeterince faydalanamıyorlar. Bunun iki temel nedeni var: Birincisi, Amerikan halkı temel inançlar ve konularda ciddi bir bölünme yaşıyor; adeta iki ulus arasında bir ayrım var. İkincisi ise, mevcut ideolojik farklılıklar ve temel değerlere ilişkin büyük ayrım nedeniyle duruşlarını değiştiremiyorlar.
Cumhuriyetçiler ve Demokratlar zamanla pozisyon değiştirerek 1964 seçimlerinde Johnson’ın liderliğinde belirgin bir kayma yaşadılar. California ve Oregon dahil olmak üzere Kuzeydoğu eyaletleri (11 eyalet) kalıcı olarak Demokratlara geçerken, Orta Batı ve Güney’den 12 eyalet ise Cumhuriyetçilere yöneldi. Ancak bu değişim, seçmenlerin göçmenler, siyahlar, kadınlar, sivil haklar, silah taşıma hakkı veya sağlık, eğitim gibi konulardaki düşüncelerinin değişmesinden kaynaklanmıyordu. Bunun yerine, Demokratların New Deal koalisyonunun sona erdiğini anlamaları ve siyasi ittifakları yeniden tanımlamak amacıyla 1960’ların sivil haklar dalgasına katılmaları etkili oldu. Eskiden muhafazakâr olan Demokratlar, Cumhuriyetçilerin savunduğu liberal pozisyonlara kaydederken, bu süreçte tabanlarını tamamen kaybetmediler. Böylece Cumhuriyetçiler, Demokratların temsil ettiği sağcı ve muhafazakâr talepleri sahiplenerek eski Demokrat kalelerini, Güney eyaletlerini kazandılar. Ancak bu değişim, eyaletler veya kasabalar bazında tercih değişimi anlamına gelmiyor; sadece partilerin temsil ettiği tercihlerin yer değiştirmesi söz konusu.
Bu durumun mümkün olmamasının nedeni, zamanla belirginleşen ve Trump’ın üzerine oynadığı konularda yer değiştirmenin imkânsız olmasıdır. Örneğin, Demokratlar İran savaşına neredeyse hiç destek vermiyor; bu oran yalnızca %6. Buna karşın Cumhuriyetçiler bu konuda destek veriyor. Göçmenler, LGBTQ hakları ve kürtaj gibi konularda da benzer bir ayrışma söz konusu. MAGA tabanında QAnon gibi komplo teorilerine inanlar bulunuyor ve bu durum, diğerlerinin onları fanatik olarak görmesine neden oluyor. Amerikan liberalleri, bu gruplarla bir araya gelmekten uzaklar ve bu nedenle birbirlerinden oy alma ihtimalleri yok. Bu sebeple Trump ya da onun yerine geçecek olan kişinin güçlü bir tabanı her zaman var olacaktır. Bu durum, yalnızca oy verme davranışlarının veya siyasi tercihlerin ekonomik motivasyonlarla gerçekleşmesi durumunda değişebilir ki bu da pek olası değildir.
Aslında Amerikan siyasi sisteminin iki partiye sıkışmasının sonuçları uzun zamandır gözlemleniyor. Üçüncü parti denemeleri sıkça yapıldı ancak uzun vadede başarılı olamadı. Trump, bu duruma bir yanıt olarak ortaya çıkmış olabilir; klasik Cumhuriyetçi çizgiden uzaklaşarak üçüncü bir aday olarak iki kez kazanması, sistemin tıkanıklığının bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Bu tıkanıklık, geçmişte de sıkça karşımıza çıktı, ancak sistem içinden bir çözüm bulmak mümkün oldu. Örneğin, Roosevelt 1932’de seçildiğinde kentli liberallerle güneyli kırsal popülistler arasında bir denge kurmuştu. Ancak kriz koşullarında üçüncü bir aday baskısını hissedince sola kaydı. İlginçtir ki bu kayış, Cumhuriyetçi partiden de katılımlara yol açtı. 1912’de Bull Moose Party’ye katılanların bir kısmı, Roosevelt tarafından devşirilmişti. Bu tür değişimler yaşandı, ancak iki ana parti, zaman zaman sağa sola kayarak iki partili sistemi ayakta tutmayı başardılar. Her kritik dönemde hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler yenilenme ve politika değiştirme adımları attılar. Ancak bu seferki fark, birbirlerinden oy alamayacak kadar kutuplaşmış olmaları. Yine de, bağımsızlar yani hoşnutsuzlar en kalabalık grup haline gelmiş durumda. Sistem, bir kez daha üçüncü bir partiyi çağırıyor; ancak bu kadar zıt iki grup varken, üçüncü partinin kurulması, bu iki çekirdek değer sistemi arasında nasıl bir yapı oluşturabileceği sorusunu gündeme getiriyor. Belki de bir tür “sol popülizm” deneyen bir figür ortaya çıkabilir, ancak bu durum Woke kültürünü önemli ölçüde göz ardı etmeyi gerektirecektir.




