COP31 Öncesinde Türkiye’de İklim Raporlaması ve Uygulama Eşiği
Türkiye, COP31 öncesinde iklim raporlamasında önemli bir eşik aşarken, uygulama sürecine geçişin gerekliliği vurgulanıyor.
Türkiye, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek COP31 iklim konferansına hazırlanırken, CDP Türkiye 2025 İklim ve Doğa Raporu, Türkiye’deki şirketlerin iklim raporlaması konusunda önemli bir altyapı oluşturduğunu gösteriyor. Rapor, Türkiye’den 45 şirketin en az bir CDP Küresel A Listesi’nde yer aldığını ve bu şirketlerden 5’inin Triple A başarı gösterdiğini ortaya koyuyor. Ancak, şirketlerin %70’i 1,5°C ile uyumlu geçiş planı bildirmesine rağmen, fosil yakıtlardan çıkışı kapsayanların oranı yalnızca %33 olarak kaydedildi. Bilim Temelli Hedefler Girişimi tarafından doğrulanan net sıfır hedeflerinin oranı ise %12’de kaldı. CDP Türkiye Ülke Müdürü Mirhan Köroğlu Göğüş, bu durumun raporlamadan uygulamaya geçişteki temel eşiği temsil ettiğini belirtiyor.
Mirhan Köroğlu Göğüş, COP31’in yalnızca bir iklim konferansı olarak değerlendirilmesinin yetersiz olduğunu ifade ediyor. Konferansın, uluslararası iklim gündeminde yeni bir dönemi temsil ettiğini vurgulayan Göğüş, mevcut hedeflerin nasıl hayata geçirileceğinin sorulması gerektiğini belirtiyor. İklim hedeflerine ulaşmanın önündeki temel engeller arasında güvenilir veri, finansman, teknik kapasite ve uygulanabilir projelerin eksikliği yer alıyor.
Türkiye, bu sürece güçlü bir hazırlıkla girdi. Son yıllarda sürdürülebilirlik raporlaması, zorunlu raporlama altyapısı ve karbon piyasasına yönelik hazırlıklar açısından önemli ilerlemeler kaydedildi. Şirketlerin uluslararası standartlarla uyum konusundaki deneyimi, Türkiye’nin bu yeni döneme daha hazırlıklı girmesini sağlıyor.
Ancak COP31 sonrasında başarı, yalnızca uyum düzeyiyle değerlendirilmeyecek. Şirketlerden çevresel veriyi sadece açıklamaları değil, bu veriyi büyüme stratejilerine, sermaye tahsisine ve ürün geliştirme süreçlerine entegre etmeleri bekleniyor. Asıl dönüşüm burada başlayacak.
Türkiye’nin uzun yıllara dayanan gönüllü raporlama kültürü, zorunlu raporlama dönemine geçişi kolaylaştırıyor. Bu süreç, şirketlerin teknik hazırlığını artırmanın yanı sıra, yatırımcılar ve finans kuruluşları arasında ortak bir sürdürülebilirlik dilinin oluşmasına da katkı sağladı. Türkiye, bu süreci doğru değerlendirirse, yalnızca başarılı bir ev sahibi olmakla kalmayacak; çevresel veriyi ekonomik dönüşümün ve sürdürülebilir finansın merkezine yerleştiren ülkelerden biri haline gelebilir.
CDP Türkiye 2025 İklim ve Doğa Raporu, Türkiye’nin liderlik performansının birçok alanda Avrupa ortalamasının üzerinde olduğunu gösteriyor. Ancak bu başarı, gerçek dönüşümü ne ölçüde yansıtıyor? Göğüş, CDP’de “liderlik” kavramının doğru tanımlanması gerektiğini vurguluyor. CDP puanlaması, yalnızca çevresel performansa değil, şirketlerin çevresel riskleri nasıl yönettiğine, bu riskleri yönetişim mekanizmalarına nasıl taşıdığına ve şeffaflık düzeyine de bakıyor.
Türkiye’den 5 şirketin Triple A başarısı göstermesi ve toplam 45 şirketin en az bir CDP Küresel A Listesi’nde yer alması, Türkiye’nin uluslararası ölçekte rekabet edebilecek bir olgunluğa ulaştığını gösteriyor. Ancak bu tablo, dönüşümün tamamlandığı anlamına gelmiyor. CDP verileri, dönüşümün hızlanması gereken alanları da ortaya koyuyor. İklim yönetişiminde ilerleme kaydedilirken, doğa, biyoçeşitlilik ve su güvenliği gibi konular henüz aynı olgunluğa ulaşmamış durumda.
Gelecek dönemde başarı, yalnızca kaç şirketin raporlama yaptığıyla veya kaç şirketin A Listesi’nde yer aldığıyla ölçülmeyecek. Asıl başarı, raporlanan verinin sermaye yatırımlarını ve tedarik zinciri yönetimini ne ölçüde değiştirdiğiyle belirlenecek. Bu nedenle liderlik puanını, sürekli gelişimi destekleyen bir dönüşüm göstergesi olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.
CDP Türkiye 2025 raporuna göre, Türkiye’den 45 şirket en az bir CDP Küresel A Listesi’ne girerken, 17 şirket Double A seviyesine ulaştı. İklim Değişikliği A Listesi’nde 37, Su Güvenliği A Listesi’nde ise 29 Türkiye şirketi yer aldı. Dünyada iklim değişikliği, su güvenliği ve ormansızlaşma temalarında A notu alan 27 Triple A şirketinin 5’i Türkiye’den çıktı.
Yalnızca liderlik seviyesine ulaşan şirketlerin oranı iklim değişikliğinde %33, ormansızlaşmada %35 ve su güvenliğinde %43 oldu. Yönetim ve liderlik seviyeleri birlikte değerlendirildiğinde oranlar iklim değişikliğinde %82’ye, ormansızlaşmada %70’e ve su güvenliğinde %87’ye yükseliyor. Bu veriler, şirketlerde temel yönetişim ve raporlama yapıların büyük ölçüde kurulduğunu gösteriyor. Ancak ileriye dönük strateji ve uygulama planlarının geliştirilmesi gerektiği de ortaya çıkıyor.
Şirketlerin zorunlu raporlama çerçeveleriyle uyumu artarken, uygulamada somut eylem ve derinlik zamanının geldiği belirtiliyor. Gerçek liderliği belirleyecek göstergeler de değişiyor. Sürdürülebilirlikte yeni bir olgunluk dönemine girildiği ifade ediliyor. Şirketlerin çevresel etkilerini ölçme ve uluslararası standartlara uygun biçimde açıklama yetenekleri gelişti. Ancak, şirketleri ayıran faktör, ürettikleri veriyi karar alma mekanizmalarının merkezine ne kadar yerleştirdikleri olacak.
Yatırımcıların beklentileri de bu yönde değişiyor. Artık şirketlerden yalnızca çevresel riskleri tanımlamaları değil, bu risklerin iş modellerini nasıl etkilediğini ve hangi yatırımları önceliklendirdiklerini göstermeleri bekleniyor. Bu nedenle gerçek liderliği, teknik raporlama kapasitesinden çok, kurumsal dönüşüm kapasitesi belirleyecek.
CDP Türkiye 2025 raporuna göre, rapor kapsamındaki şirketlerin tamamı Kapsam 1 ve 2 emisyonlarını, %98’i ise Kapsam 3 emisyonlarını raporluyor. Emisyon verilerinin doğrulanma oranı Kapsam 1 ve 2’de %95, Kapsam 3’te %88 düzeyinde. Yönetim kurulu düzeyinde çevresel gözetim oranı %98’e, senaryo analizi kullanımı %95’e ulaşıyor. Şirketlerin %95’i aktif bir emisyon azaltım girişimi yürüttüğünü bildiriyor. Bu veriler, temel raporlama ve yönetişim altyapısının önemli ölçüde yerleştiğini gösteriyor.
CDP Türkiye 2025 raporuna göre, lider şirketlerin %84’ü dahili karbon fiyatlandırması kullanırken, diğer şirketlerde bu oran %35’te kalıyor. Liderlerin %98’i 1,5°C ile uyumlu senaryolar kullanıyor; diğer şirketlerde oran %58. İklim geçiş planına sahip olduğunu bildirenlerin oranı lider şirketlerde %87, diğer şirketlerde ise %55. Kapsam 1 ve 2 emisyonlarını bir önceki raporlama yılına göre azalttığını bildiren şirketlerin oranı liderlerde %60, diğer şirketlerde %32. Bu veriler, şirketler arasındaki temel ayrışmanın çevresel farkındalıktan çok uygulama kapasitesinde oluştuğunu gösteriyor.
Rapor, lider şirketlerin çevresel girişimler kapsamında yaptıkları her 1 dolarlık yatırımın yaklaşık 4 dolar finansal değer yaratma potansiyeli bulunduğunu bildiriyor. Daha düşük performans gösteren şirketlerde bu değer 0,07 dolar düzeyinde kalıyor. Bu veri, gerçekleşmiş ve kesinleşmiş bir yatırım getirisi değil, şirketler tarafından bildirilen finansal değer yaratma potansiyelini ifade ediyor.
Net sıfır hedefleri, şirketlerin iklim taahhütlerinin önemli bir parçası haline geldi. Ancak yatırımcılar ve düzenleyiciler, yalnızca hedef açıklanmasını değil, hedeflerin güvenilir geçiş planlarıyla desteklenmesini bekliyor. CDP verileri, bu konuda olumlu bir gelişim olduğunu gösteriyor. Özellikle büyük ölçekli ve uluslararası pazarlarda faaliyet gösteren şirketler, net sıfır hedeflerini daha kapsamlı geçiş planlarıyla desteklemeye başladı. Bunun temel nedenlerinden biri, yatırımcı beklentilerinin değişmesidir.
Finans kuruluşları, artık yalnızca uzun vadeli taahhütlerle değil, şirketlerin kısa ve orta vadede hangi somut adımları atacağıyla da ilgileniyor. Bu nedenle net sıfırı bir sonuç olarak değil, uzun vadeli bir dönüşüm süreci olarak değerlendirmek gerekiyor. Gerçek başarı, hedefin açıklanmasıyla değil, hedefe her yıl ölçülebilir ve doğrulanabilir adımlarla yaklaşılmasıyla ortaya çıkacaktır.
CDP Türkiye 2025 raporuna göre, Türkiye’den raporlama yapan şirketlerin %70’i 1,5°C ile uyumlu bir iklim geçiş planına sahip olduğunu bildiriyor. Net sıfır hedefi açıklayan şirketlerin oranı %62’ye ulaşıyor. Ancak Bilim Temelli Hedefler Girişimi tarafından doğrulanmış net sıfır hedeflerinin oranı yalnızca %12. Fosil yakıtlardan çıkışı açıkça kapsayan geçiş planlarının oranı ise %33’te kalıyor. Bu tablo, hedef açıklama kapasitesi ile hedefi bilimsel, teknolojik ve finansal bir yol haritasına dönüştürme kapasitesi arasında belirgin bir mesafe bulunduğunu gösteriyor.
CDP Türkiye 2025 raporuna göre, şirketlerin %59’u dahili karbon fiyatlandırması uyguluyor. Ancak bu mekanizma yalnızca %19’unda tüm kararlarda zorunlu olarak kullanılıyor. Kapsam 3 emisyonlarını dahili karbon fiyatlandırmasına dahil eden şirketlerin oranı ise %14’te kalıyor. Bu sonuçlar, şirketlerin dönüşüm araçlarını geliştirmeye başladığını ancak bu araçların yatırım, satın alma, ürün geliştirme ve sermaye tahsisi kararlarında henüz aynı ölçüde bağlayıcı hale gelmediğini gösteriyor.
Gelecek dönemde çevresel verinin şirketler açısından en büyük değeri, farklı amaçlar için birbirinden kopuk veriler üretmekten değil, şirketlerin tüm çevresel etkilerini birlikte değerlendirebildiği bütünleşik bir veri sistemi kurabilmesinden gelecektir. Şirketlerden artık yalnızca karbon emisyonlarını açıklamaları beklenmiyor. İklim değişikliği, su güvenliği, ormanlar, biyoçeşitlilik, plastikler ve değer zinciri boyunca oluşan çevresel etkiler giderek birbirinden ayrılmaz başlıklar haline geliyor.
CDP Türkiye 2025 İklim ve Doğa Raporu, bu dönüşümün önemli bir fotoğrafını sunuyor. Veriler, şirketlerin iklim değişikliği konusunda yönetişim, risk yönetimi ve hedef belirleme süreçlerinde önemli bir olgunluğa ulaştığını gösterirken, doğayla ilgili başlıklarda aynı seviyede bir kurumsallaşmanın henüz oluşmadığını ortaya koyuyor. Bu durum, yalnızca Türkiye’ye özgü değil, küresel ölçekte de gözlemleniyor.
İklim ve doğa birbirinden bağımsız yönetilemez. Su riskini yönetmeden iklim dayanıklılığı sağlamak, biyoçeşitliliği dikkate almadan değer zincirini güçlendirmek veya doğal kaynak bağımlılığını analiz etmeden uzun vadeli yatırım planı yapmak mümkün değildir. İklim verisi şirketlerde belirli bir olgunluğa ulaştı. Önümüzdeki beş yıl, doğa verisinin finansal karar alma süreçlerine daha güçlü biçimde dahil edildiği dönem olacaktır.
İklim konusu şirketlerin yönetim sistemlerine giderek daha fazla dahil edilirken, doğayla ilgili başlıklarda aynı hızda ilerleme görülmüyor. CDP Türkiye 2025 İklim ve Doğa Raporu, bu farkın nedenleri hakkında önemli bilgiler sunuyor. Şirketlerin iklim değişikliği konusunda önemli bir kurumsal olgunluğa ulaşırken, doğa ile ilgili başlıklarda henüz aynı seviyeye gelmemiş olması, iklim ve doğanın farklı yönetim yaklaşımları gerektirmesinden kaynaklanıyor. İklim değişikliği, büyük ölçüde küresel bir konu olarak kabul ediliyor ve karbon emisyonları ortak metriklerle ölçülebiliyor. Ancak doğa, bulunduğunuz yere bağlı olarak değişiyor. Bir şirketin su riski, faaliyet gösterdiği havzaya göre farklılık gösteriyor ve biyoçeşitlilik üzerindeki etkisi içinde bulunduğu ekosisteme bağlı olarak şekilleniyor.
Bu nedenle doğayı yönetebilmek için yalnızca şirketin ne yaptığını değil, bunu nerede yaptığını da bilmek gerekiyor. Doğa verisi, ayrıntılı bir değerlendirme gerektiriyor. “Ne kadar emisyon ürettiniz?” sorusunun yanı sıra, “Hangi havzada faaliyet gösteriyorsunuz?”, “Su stresi yüksek bölgelerde operasyonunuz var mı?” gibi sorular önem kazanıyor. Ortak doğal kaynakların yönetimi de kritik bir konu. Bir şirket kendi tesisinde başarılı bir su yönetimi uygulayabilir; ancak faaliyet gösterdiği havzadaki diğer kullanıcılarla birlikte hareket edilmediği sürece su riski ortadan kalkmayabilir.
CDP Türkiye 2025 raporuna göre, risk ve fırsatları belirleme ve yönetme yaklaşımı iklim değişikliğinde rapor kapsamındaki şirketlerin tamamında yerleşmiş durumda. Ancak su yönetiminde bu oran %78’e, biyoçeşitlilikte %36’ya, plastiklerde %24’e ve ormansızlaşmada %11’e düşüyor. Şirketlerin %98’i değer zincirini haritalıyor veya bu süreci başlatmış durumda. Ancak tüm tesisleri için coğrafi konum verisi sağlayabilenlerin oranı yalnızca %12.
Değer zinciri boyunca çevresel etkileşimi değerlendiren şirketlerin oranı, iklim değişikliğinde %98 iken, plastiklerde %18 ve ormansızlaşmada %10 seviyesinde kalıyor. Bu durum, doğa risklerinin yer, tesis ve tedarik zinciri düzeyinde yönetilmesi için gereken veri altyapısının henüz yeterince gelişmediğini gösteriyor.
CDP Türkiye 2025 raporuna göre, Türkiye’den CDP’ye yanıt veren şirketlerin %82’si suyu stres altındaki bölgelerden çekiyor. Şirketlerin %35’i tüm tesislerinin su riskine maruz kaldığını bildiriyor. Suya ilişkin hedef belirleyen şirketlerin oranı %80’e ulaşmasına rağmen toplam su çekimi bir önceki raporlama yılına göre %16 arttı. Bu tablo, güçlü yönetişim uygulamaları ile yüksek operasyonel riskin aynı anda varlığını sürdürebildiğini gösteriyor. Su riski, tek bir şirketin tesis sınırları içinde çözülebilecek bir konu değil; aynı havzayı kullanan şirketlerin, kamu kurumlarının ve yerel yönetimlerin birlikte hareket etmesi gerekiyor.
COP31 Başkanlığı, elektriğin küresel nihai enerji talebindeki payını 2035’e kadar %35’e çıkarmayı hedefleyen bir elektrifikasyon girişimi açıkladı. Bu hedef, Türkiye’den raporlama yapan şirketlerin mevcut durumu açısından önemli bir fırsat sunuyor. COP31 Başkanlığı’nın açıkladığı elektrifikasyon hedefi, enerji dönüşümünün yönünü yeniden tanımlıyor. Türkiye, uzun yıllardır coğrafi konumu sayesinde Avrupa ile Asya arasında önemli bir enerji koridoru olarak öne çıkıyor. Bu vizyon, yalnızca doğal gaz ve petrol akışının yönetildiği bir enerji geçiş ülkesi olmanın ötesine geçiyor.
Yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılması, elektrik iletim altyapısının güçlendirilmesi ve enerji piyasalarının bütünleşmesi, Türkiye’nin enerji güvenliği kadar sanayisinin rekabet gücü açısından da stratejik önem taşıyor. Şirketlerin başarısını yalnızca ne kadar yenilenebilir enerji kullandıklarıyla değerlendirmek yeterli olmayacak. Asıl farkı, enerji tüketimini ne kadar verimli yönettikleri ve üretim süreçlerini elektrik temelli sistemlere ne ölçüde dönüştürebildikleri belirleyecek.
CDP Türkiye 2025 raporuna göre, Türkiye’den raporlama yapan şirketlerde yenilenebilir enerji kullanımı artıyor. Ancak toplam enerji tüketiminde yenilenemeyen kaynakların ağırlığı devam ediyor. Bu tablo, enerji dönüşümünün başladığını ancak şirketler arasında aynı hızda ve derinlikte ilerlemediğini gösteriyor. Elektrifikasyon hedefinin yakalanması için yenilenebilir elektrik tedarikinin artırılmasının yanı sıra, üretim süreçlerinin dönüştürülmesi ve gerekli yatırımların uzun vadeli sermaye planlarına dahil edilmesi gerekiyor.
CDP’nin Türkiye partnerliği 2010’dan bu yana Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu tarafından yürütülüyor. Bu dönemin en önemli katkısı, ortak bir dilin oluşmasıdır. CDP Türkiye, yalnızca şirketlerden çevresel veri toplayan bir platform olmanın ötesinde, uluslararası gelişmeleri Türkiye’ye taşıyan ve şirketlerin yeni beklentilere hazırlanmasını sağlayan bir köprü görevi üstlenmiştir. Şirketlerin bu dönüşüme erken hazırlanabilmesi için uluslararası girişimleri, standartları ve iyi uygulamaları Türkiye’ye taşıdık.
Artık Türkiye’nin yalnızca uluslararası standartları uygulayan değil, bu standartların gelişmesine ve yaygınlaşmasına katkı sağlayan ülkelerden biri olmasını destekleyecek bir ekosistemin oluşmasına katkı sunmayı hedefliyoruz. Türkiye’den CDP’ye raporlama yapan şirketlerin COP31 öncesindeki önceliği, raporlama kapasitesini büyütmekten çok, fosil yakıtlardan çıkışı ve doğa risklerini yatırım kararlarına bağlayan somut geçiş planlarını uygulamak olmalıdır.




